27 Mayıs 2013 / MURAT TOKAY
Yedi yıllık bir aranın ardından Heba’yı yayımlayan Hasan Ali Toptaş dili ve üslubuyla günümüzün en başarılı romancılarından. Her mahfilde “Doğunun Kafka’sı” diye anılmasına itiraz ediyor.

Hasan Ali Toptaş ya da kısaca HAT günümüzün en önemli romancılarından. Yaklaşık sekiz yıllık aradan sonra Heba romanını yayımladı. Heba şehirden kaçıp köye sığınan bir adamın; yalnızlığın, pişmanlığın, askerliğin, heder olmuş bir ömrün romanı. Son yıllarda yazarların neredeyse her yıla bir roman sığdırdığı ‘piyasada’ HAT’ın Heba’sı yavaş yavaş, sindire sindire okunmayı hak ediyor. Yazarın olağanüstü, büyülü bir dili var. Türkçe onun kaleminde bir gökkuşağına dönüşüyor; kendine hayran bırakıyor. HAT; Bilge Karasu, Oğuz Atay, Kafka gibi yazarlarla ruh akrabası. Ama kendisine “Doğunun Kafka’sı” denmesine itiraz ediyor. “Yeryüzüne bir Kafka yeter; ikinci bir Kafka’ya hiç gerek yok.” derken benzetmeyi de yersiz bulduğunu belirtiyor. Yazamamak bir tür cehennem onun için. Ama bu kaygıyı hep taşıyor. Ona göre romanın ve romancının mutlaka bir meselesi olmalı. Hasan Ali Toptaş’la yazarlığını ve son romanı Heba’yı konuştuk.

-Bir önceki romanınız Uykuların Doğusu yayımlandıktan sonra araya yaklaşık sekiz yıl girdi. Çok uzun değil mi? Neler yaptınız bu arada?

Evet, aradan yedi yıl yedi ay geçti. Fakat bu sürenin tamamı Heba’yı yazmakla geçmedi. Uykuların Doğusu yayımlandıktan sonra hayatım aniden hareketlendi; Yalnızlıklar Hollanda’da ve Türkiye’de tek kişilik oyun olarak sahnelendi, Gölgesizler filme çekildi ve Almancaya çevrilmesi nedeniyle Avrupa’daki söyleşilerim başladı. Üç yıl boyunca belli aralıklarla, Avusturya, Almanya, İsveç ve Hollanda’da, 28 şehirde 32 söyleşi yaptım. Sakin bir hayatı sevdiğim, hatta sessizliğin evinde oturduğum için bu üç yıl boyunca hiç yazamadım. Dolayısıyla, Heba dört buçuk yılda yazıldı. Bana göre bu roman için makul bir süre.

-Zor yazanlardan mısınız? Bu romandaki hiçbir bölüm sanırım bir çırpıda yazılmadı…

Ben her romanımı zor yazarım. Hatta yazamayacağımı düşünerek korkarım. Hem kendimden korkarım hem de yazıdan. Ayrıca, her seferinde ilk defa roman yazıyormuşum duygusuyla yazarım. Turgut Uyar’ın dediği gibi, “Efendimiz acemilik”.

-“Günlerdir iki satır yazamadım” sıkıntısı hep var mıdır?

Bu hep var. Yazmadığımda yahut yazamadığımda kendimi kötü hissediyorum çünkü, işe yaramaz bir şeymişim, üzerinde yaşadığım gezegene kulaklarımı tıkamışım gibi hissediyorum. Hatta yediğim yemeği, içtiğim suyu hak etmiyormuşum gibi. Harflerle beslenip harflerle var olabilen biri için yazamamak bir tür cehennem.

-Bu sekiz yılda, roman popüler bir tür oldu. 100 bin baskılı romanlar raflarda boy göstermeye başladı. Geçen yıl 700’den fazla roman yayımlanmış. Bir yazar olarak bu gidişatı nasıl buluyorsunuz?

Sadece, roman popüler diye roman yazılıyorsa benim bu durumu anlayabilmem çok zor. Çünkü, yarın şiir popüler olsa bu romancılar şiir yazmaya başlayacak demektir. İşin bu yanını bir yana bırakırsak, 700’den fazla romanın yayımlanmış olması elbette sevindirici. Keşke daha fazla olsa.

-Sizin ve daha başka yazarların – ilk akla gelen Orhan Pamuk, Cemil Kavukçu- ilk kitabı yayınlamak için çektiğiniz türlü sıkıntıları biliyoruz. O günlerden bugünü –eserleri yabancı dillere çevrilen, filmi çekilen bir HAT-kestirebiliyor muydunuz?

Hayır, böyle olacağını  hayal bile etmemiştim. Beklentim de yoktu zaten, baştan beri ben sadece yazdığım metinlerin yayımlanabilmesini istiyordum. Hâlâ öyleyim, sayısı önemli değil, beş yüz de olur bin de; yazdığım metin yayımlansın yeter.

-Romanı konuşmaya başlayabiliriz sanırım. Heba sözlükte ‘Hiçbir işe yaramadan yok olma, boşa gitme’ anlamlarına geliyor. Tasavvufta da bir karşılığı var. Heba’nın romana isim olmasının hikâyesi var mı?

Romanlarımın adı çoğunlukla roman biterken ortaya çıkar. Bazen de bittikten sonra. Çünkü ben adını baştan koyarsam, o adın anlamıyla yahut çağrışımlarıyla metni sınırlayacağını düşünür ve bundan fena halde korkarım. Heba’nın yarısını yazdığımda adı ortaya çıkmıştı, tek kelimelik bir adı vardı. Fakat romanın bitimine yedi sekiz ay varken aynı adla bir roman yayımlandı Türkiye’de. Dolayısıyla o addan vazgeçip Heba adını verdim. Hiçbir işe yaramadan yok olma, boşa gitme anlamının yanı sıra beni tasavvuftaki karşılığı da cezbetti. Ayrıca, romanın üstünde önceki addan daha güzel, daha derin ve daha şık durdu.

-Heba ile ilgili söyleşilerde hep ‘derinliği yüzeye çekmek’ten söz ediyorsunuz. Bu sözü biraz açar mısınız?

Bin Hüzünlü Haz’dan sonra düşünüp durduğum bir şeydi bu. Roman sanatı açısından yeni bir şey değil elbette. Sadece benim romancılığım açısından yeni. Tam olarak nasıl ifade edilir bilmiyorum; belki kabaca, zoru kolay söylemek diyebiliriz. Yunus Emre’nin ‘Ete kemiğe büründüm / Yunus diye göründüm’ dizelerindeki gibi mesela. Yahut, ‘Nefesin gül kokuyor / İçerin bahçe midir’ diyen Karadeniz türküsündeki gibi. Ya da şöyle diyeyim; hani bir su kıyısında durup bakarız, pırıl pırıldır, dipteki çakıllar ve bitkiler hemen burnumuzun dibindeymiş gibi görünüyordur. Dip yüzeydedir bir bakıma, elimizi uzatınca dokunacağımızı sanırız. Lakin hakikat hiç de öyle değildir. Kastettiğim bunun gibi bir şey.

 

Hasan Ali Toptaş fotoğrafla ilgili olarak  “Çocukluğumun özeti gibidir adeta. Kasaba meydanında, elinde Kemalettin Tuğcu’nun kitabıyla gezen bir çocuk.” diyor.

-Romanı yazmaya karar verdiğinizde elinizde ne vardı? Hikâye, karakterler? Ziya’nın, Kenan’ın akıbeti baştan belli miydi?

Metni metnin dışında düşünemediğim için, romana başlamadan önce elimde pek bir şey yoktu. Ne hikâye vardı, ne karakterler, ne de belli bir mekân. Sadece, minnet duygusuna yer vereceğimi biliyordum, elimde hayal meyal bu bilgi vardı. Ziya’nın ve Kenan’ın akıbeti, romanın yarısını yazdığımda belli oldu. Fakat bu akıbete nasıl gidileceği yine belli değildi. Bütün bunlardan, aklıma estiği gibi yazıyorum ve yazdıklarım pekâlâ roman oluyor sonucu çıkmıyor tabii; metni metnin içinde metinle işbirliği yaparak planlıyorum; ilmekler orada atılıyor, dönemeçler orada çiziliyor. Ben böyle alışmışım. Baştan planlanan ve planlandığı gibi tamamlanan şeyleri hiç sevmem ayrıca. Heyecanı bile olmaz bu tür çalışmaların.

-Heba’da Ziya şehirden, şehrin insanı ‘Haz gibi uyku gibi insanı tutup olduğu yere gevşek iplerle bağlayan’ ağırlığından köye kaçıyor, yeşile, tabiata… Ama bir yandan da kaçamıyor? Aslında hiçbir yere gidilmiyor mu?

Bu soru bana yirmi üç yıl önce yazdığım bir öyküyü hatırlattı. O öyküyü Ölü Zaman Gezginleri’ne almamıştım, adı; Herkes Hiçbir Yere’ydi. Heba’da şehirden ve şehrin insana ettiklerinden bir kaçış var ama bu beyhude bir kaçış. Kaçtığı şey varacağı yerde kılık değiştirmiş olarak Ziya’yı bekliyor. Nerede insan varsa, orada iyilik de var kötülük de.

-Romanın kahramanlarına baktığımızda ömrü heba olmamış tek karakter yok. Köy, kasaba ya da şehir değiştiremiyor bu akıbeti. Bu insan hallerini yazarak HAT ne söylüyor?

Az önce dediğim gibi, belki kabaca, insandan kaçış yok diyorum. Kaçan da insan çünkü. Bizi mutlu yahut mutsuz eden şey bazen mekânmış gibi görünse de, aslında insanlardır.

-Romancının, şairin ifadesiyle ‘Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak’ demek gibi bir derdi var mıdır? Siz böyle kaygılar güder misiniz?

Romancının buna benzer birçok derdi vardır ama bunları kendisinin söylemesi hiç makbul değildir, aslolan romana söyletmesidir. Romanın ve romancının bir meselesi olmalı elbette. Benim her daim bir meselem vardı, bu ne ölçüde anlaşılabildi bilmiyorum. Heba’nın girişine Yenişehirli Avni’nin ‘Kimseler fehmetmedi manâsını davamızın / Biz dahi hayranıyız dava-yı bî-manâmızın’ dizelerini belki biraz da bu nedenle aldım.

-Roman gerçeğiyle HAT gerçeği ayrı şeyler midir? Hikâyenin ne kadarında varsınız? Düğün sahnesi, hamaz beni çocukluğuma, köyüme götürdü…

Roman gerçeği ile HAT gerçeği ayrı şeyler, evet. Zaten, kendi yaşadıklarımızdan bazı şeyleri kullansak bile onları kendi yaşadıklarımız olmaktan çıkarmak, romanın kılmak zorundayız. Heba’daki düğün sahnesine benzeyen birçok köy düğünü gördüm çocukluğumda. Fakat hiçbiri tıpatıp Heba’daki gibi değildi. Nezaketi, görgüyü ve insani sıcaklığı bir araya getiren o düğünleri aynı kasabada görebilmem mümkün değil artık, ne yazık ki mümkün değil. Düğünler CD ile yapılır oldu.

-Kitabın rüya bölümünde Ziya’nın çocukluğunda vurduğu kuşun acısını hiç unutmadığını görüyoruz. Yine ilk bölümde kendini camlara vuran bir güvercin giriyor romana. Ve romanda kuş hep var. Bir imge olarak kuş ne söylüyor?

Kuşun ne söylediğini benim söylemem, romanın sesiyle okur arasına girmek olur. Bundan çok korkuyorum aslında. Romanını yazıp bitirdiğinde yazar susmalı diye düşünüyorum bu yüzden. Çünkü, son cümlesi de yazılmışsa artık roman konuşmaya başlamıştır ve o andan itibaren yazarın söylediklerinin pek hükmü yoktur. Kuş ne söylüyora gelince, hakikaten, doğrudan doğruya şunu söylüyor diyemem. Belki Ziya’nın vicdanı yahut vicdan sızısıdır bu kuş, belki bu topraklarda gezinip duran bir barış güvercinidir, belki de başka bir şeydir. Mesela, Ziya’nın muhtaç olduğu ve yarattığı bir üzüntüdür. Yahut, Ziya’nın algısındaki bir çatlamadır, bir yırtıktır ve her şey onun aralığından görünmektedir. Tam olarak bilemiyorum.

-Romanın en çarpıcı bölümlerinden biri de Ziya’nın ve Kenan’ın askerlik yıllarına ait.  Bugüne kadar askerliğin çok az romana konu edildiğini biliyoruz. Orada bir yaraya parmak basıyorsunuz. Askerin gördüğü şiddeti bütün açıklığıyla yazıyorsunuz. Siz askerliği yapalı uzun yıllar geçti. O bölümü yazarken zorlandınız mı?

Askerliğimi yapalı neredeyse otuz beş yıl oldu, evet. Bu nedenle romandaki Sınır bölümünü yazmadan evvel, bazı askerî terimleri, askerî malzemelerin adlarını ve daha başka şeyleri hatırlayabilmek için birkaç hafta askerlikle ilgili yerli dizileri seyrettim. Orada gördükçe hatırladım bazı şeyleri. Birçok ayrıntıyı da yazarken hatırladım. Kelimelerin bir çekim gücü var biliyorsunuz, birbirlerine sessizce seslenirler. Başka bir ifadeyle, birbirlerini çağırırlar. Bir kelimeyi bazen bir kelime çağırır, bazen de birkaç kelimenin bir aradalığı. Böyle böyle, otuz beş yıl öncesinden sökün edip geldi ayrıntılar.

-O bölümde Kürt sorununun nasıl büyüyerek bugünlere geldiğinin işaretleri de var. Sizin güncel kaygılar duymadığınızı biliyoruz.  Fakat bugün sıklıkla bu sorun gündemimizde? Süreç ve sorun temelinde bir şeyler söylemek ister misiniz?

Birden yirmi beş yıl öncesine, 1987’ye gittim şimdi. İlk öykü kitabım Bir Gülüşün Kimliği yayımlanmak üzereydi ve aynı yayınevinden, o yıllarda Kırşehir’de öğretmenlik yapan Hicri İzgören’in de Verilmiş Sözdür adlı şiir kitabı yayımlanacaktı. Hicri’nin dosyasında Kürtçe bir alıntı vardı; İz Yayınları’nın sahibi Baki Yiğit, Hicri ve ben Ankara’da birkaç avukatın bürosuna gidip sormuştuk, kitap basılınca Hicri’nin başına bir şey gelir mi diye. Yeryüzünün o saatinde bu akla havsalaya sığmayan, berbat bir durumdu; hatırladıkça hâlâ utanırım. Hicri İzgören’in o kitabının tamamı Kürtçe olsa ne çıkardı? Şükrü Erbaş’ın dediği gibi; “Herkes türküsünü elbet kendi sesiyle söyler / İnsanın dili boynuna kement olur mu?” Neticede, kimse ırkını kendisi seçmiyor, dünyaya geldikten sonra kişisel bir çabayla da elde etmiyor; tesadüfen İngiliz, tesadüfen Alman, tesadüfen Kürt, tesadüfen Türk doğuyor. Birbirimizi öldürmeden, samimi bir şekilde, barış içinde yaşamanın yolunu bulmalıyız. Bu imkânsız bir şey değil.

-Bir söyleşinizde  “Yeryüzünde Hasan Ali Toptaş’ın okuru olmaktan mahrum olan tek kişi var, o da benim” diyorsunuz. Burada Cahit Zarifoğlu güncesinde şu sözünü hatırladım: “Kendi şiirlerimi bir okuyucu gibi okurum.” HAT, romanlarına bir okur gözüyle bakamaz mı?

Bu bana mümkün görünmüyor. Evet, yazdığımız metni başkası yazmış gibi okumaya çalışırız ama bunu tam olarak asla başaramayız; kimse kendisinin okuru olamaz. Zihni, o metin için düşündüğü ama uygulamaktan vazgeçtiği çeşitli kurgularla, o metinden çıkardığı cümlelerle, kelimelerle doludur çünkü; metnin ince yerlerinden onlar hayal meyal görünür durur. Ortaya çıkan metni, attığı, vazgeçtiği ve daha önce düşündüğü şeylerin gölgesinde okumaktan kurtulamaz yazar.

-Haşim’in Necip Fazıl’a şiiriyle ilgili şöyle söylediği yazılır: “Çocuk bu sesi nerden buldun sen?” Hasan Ali Toptaş metinlerindeki bu olağanüstü dili, büyülü dili nerden buldu? Bu Allah vergisi midir? Çalışmanın sonucu mudur?

Bu sorunun cevabını ben de bilmiyorum. Belki dikkatimin, hassasiyetlerimin, hastalıklı yanlarımın, dünyaya bakışımın, okuduklarımın, dinlediklerimin, gördüklerimin ve yaşadıklarımın toplamından doğan bir şeydir bu dil. Bilmek ve anlatmak çok zor. Dönüştüğüm ve olduğum şeydir bu dil. Yahut, olmak istediğim şeydir. –

-Şiir demişken “Yalnızlıklar”ı anıp şiirle bağınızı soralım. Siz o kitaptaki metinleri şiir kabul etmeseniz de ‘Hasan Ali Toptaş şiirleri’ adı altında Yalnızlıklar internette dolaşıyor. Şiire yakınlık romancı Hasan Ali Toptaş’a ne kattı?

Şiire yakınlık her romancıya çok şey katar; cümlelerini ses terazisinde nasıl tartacağını, tartarken nelere dikkat edeceğini öğretir en azından. Boşluk oluşturma ve nefes boyunu ayarlama maharetini pekiştirir. Sözü firesiz söyleme alışkanlığı kazandırır. Sözü gezdirmeyi, geciktirmeyi ve askıda tutmayı öğretir ve buna benzer daha birçok şey… Romancı sadece şiire de değil, her şeye yakın olmalı tabii. Resme, müziğe, tarihe, botaniğe, matematiğe, mimariye, her şeye… Sözlü kültürümüzün derin gülleri dediğim türkülere de yakın olmalı bana göre, eğilip onları da sık sık koklamalı.

-Sizinle ilgili bir bahis açıldığında ruh akrabası yazarlar olarak Kafka, Bilge Karasu, Oğuz Atay anılır. Sizin için “Doğu’nun Kafkası” da deniyor. Bu tespitleri nasıl karşılıyorsunuz. Bu isimlerle anılmak hoşunuza gider mi?

Bir yazar için, ‘Şu yazarlarla akrabadır’ denmesi gayet normal; bu beni rahatsız etmez. Böyle bir ruh akrabalığı da her daim kurulabilir. Fakat “Doğu’nun Kafkası” benzetmesini ben pek anlayabilmiş değilim. İkimizin dili arasında dağlar kadar fark var. Biliyorsunuz, Kafka’nın dili bir tür telgraf dilidir. Neticede, yeryüzüne bir Kafka yeter bence; ikinci bir Kafka’ya hiç gerek yok. Ona benzemeye çalışmaya da gerek yok, zira bu çok gülünç olur. Ben, Hasan Ali Toptaş’ım sadece; dilimin döndüğü, aklımın erdiğince birkaç cümleyi bir araya getirmeye çalışıyorum.

-Siz “Şehrazat ile Beckett’ın evliliğinden doğmuş bir çocuğum” diyorsunuz… Hiçbir kitabınızı okumamış bir Beckett (baba)? Geçenlerde Ali Çolak sizin verdiğiniz bir örnekten hareketle bir yazı kaleme almıştı. Taşralı okur yazar çocukların hüzünlü hikâyesini…

Aslında şaşırtıcı değil bizim hikâyemiz, gayet doğal, böyle olması gerekiyor. Annem okuma yazma bilmediği için zaten okuyamaz ama babam okusaydı sevinirdim. Okumamış olmasına üzülüyorum anlamında söylemiyorum bunu. Dediğim gibi, okumaması çok doğal; çünkü öyle bir alışkanlığı yok. Sırf okumuş olmak için okumasını da istemem zaten, bu ona zulüm olur. Konuşurken annemin Şehrazat’a, susarken de babamın Beckett’a benzemesinden yola çıkarak kurduğum o cümle, başka bir şeyi de işaret ediyor tabii.

-O başka şey nedir?

O cümle, benim hem Doğu hem Batı kültüründen beslendiğimi; köklerimin, saçaklarımın oralardan su içtiğini de işaret ediyor. Yaşadığım coğrafya itibariyle başka türlüsü de düşünülemez zaten. Sesimde Şehrazat’ın yüzyıllar önceki sesi de var, Beckett’ın dünkü sesi de.

-Roman kahramanı Ziya gibi sizin de dönmek isteyeceğiniz bir köyünüz, kasabanız var mı?

Ankara’da değil de bir Ege kasabasında yaşamayı çok isterdim. Zamanın yavaş aktığı, zaman zaman kavak yapraklarına, bacalara yahut otların görüntüsüne takılıp kaldığı bir kasabada. Fakat bu mümkün değil artık. İnsan bir yerde gereğinden fazla kalınca tıpkı bitkiler gibi oraya kök saçak salıyor, bir süre sonra kımıldayamaz oluyor. Ben de öyle oldum, istesem de Ankara’dan ayrılamam.

-‘Harfler ve Notalar’ benim için bir başucu kitabı. Sizden yeni denemeler okuyabilecek miyiz? Öyküler ya da? Yoksa HAT yeni bir romanı mı biriktiriyor içinde?

Deneme yazmak aklımda fikrimde yoktu, yıllar önce Tuğrul Eryılmaz ile Filiz Aygündüz Milliyet Sanat’ta yazmamı istemeseydi bugün Harfler ve Notalar diye bir kitap olmazdı. O tür yazıları yeniden yazar mıyım bilemiyorum. Öykü de yazmıyorum, yirmi yıldır sadece iki öykü yazdım. Belli de olmaz ama galiba ben kalan vaktimi ve enerjimi roman sanatına harcamak istiyorum.

-Kitapzamanı’ndaki bir söyleşide yeni romanla ilgili bir soruyu “Yazmaya çalışıyorum yeni romanımı. Belirsizlikler, kararsızlıklar içinde. Hatta yazamayacağım korkusu içinde. Herhalde bitecek ve beni tatmin eden bir roman olacak.” diyordunuz. Heba sizi tatmin eden bir roman oldu mu?

Hani bazı insanlar vardır, yaptıkları işten hiçbir zaman emin olamazlar, sağına soluna defalarca bakar dururlar ve o işi cesaret edip de bir türlü tezgâhtan indirmezler. İşte ben o mızmız insanlardanım. Bu nedenle, yazdıklarımı okuttuğum arkadaşlar, tamam orası oldu artık, daha ne uğraşıyorsun, geç öteki sayfaya diye sık sık uyarır beni. Üzerinde çalıştığım dosya elimden zor çıkar. Heba’nın yazım süreci de aynen böyle oldu. Neticede, evet, Heba beni tatmin eden bir roman.

Kaynak: http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-35644-173-yeryuzune-bir-kafka-yeter-ikinciye-gerek-yok.html